bir delinin hatıra defterinden...

Çarşamba, Mart 22, 2006

GRAFİK ARAYÜZLER VE “YENİ (SAYISAL) MEDYA” EMPERYALİZMİ: Sayısal iletişim ortamları hala Amerikalı


Giriş

İkinci dünya savaşı sonrasında iletişim teknolojilerinde yaşanan hızlı gelişim, yüzyıl sonuna doğru, makina çağının bir sonraki adımı olarak, üzerinde hemen herkesin uzlaştığı yeni bir dönemin kapılarını aralamıştır: bilişim çağı. Elekronik, sayısal ortamlar üzerinden yazılı, sözlü ve hatta görüntülü her türlü iletişimin gerçekleştirilebildiği bu dönemde, internetin de hızla gelişip, yaygınlaşması, endüstri toplumundan bilişim toplumuna doğru toplumsal düzeyde bir değişim beklentisini de beraberinde getirmiştir. Bilginin herkesle, herhangi bir ön koşul olmaksızın sınırsızca ve özgürce paylaşılabileceği fikri, özellikle internetle birlikte önem kazanmış ve internet, 60’lı yıllarda Habermas’ın tarif ettiği 18. yüzyıl kamusal alan modeline uygun yeni bir kamusal alan, hatta yeni bir Antik Yunan agorası olarak ilan edilmiştir (Underwood, 2002). “Özgür, eşitlikçi, adem-i merkeziyetçi ve ulus üstü bir yapıda gelişen internet, bu durum itibariyle de bireylerin ve toplumların iletişim güçlerini, özerkliklerini, ve yaratıcılıklarını arttıran ve böylece katılımcı demokrasinin gelişimine diğer bütün iletişim araçlarından daha büyük bir katkı yapabilecek bir araç olarak değerlendirilmiştir” (Kappa Omicron Nu Honor Society Archives). Bu düzeyde beklentilerin, özellikle küreselleşme karşıtı muhalif eylemlilikler ve sivil toplum örgütleri dayanışmasına internet üzerinden sunulan olanaklarla kısmen de olsa gerçekleştirildiği söylenebilir. Birçok ortamda kullanabildiğimiz bilgisayarlar vasıtasıyla kişiler ve kurumlar arası iletişimin kolaylaştığı ve haberle bilgiye erişimin çok daha hızlı gerçekleştiği yadsınamayacak bir gerçektir, fakat bu noktada dikkat çekmek istediğimiz ve temelde bu makalenin konusunu oluşturan diğer bir boyutsa, yeni teknolojilerin sunduğu sınırlar ötesi iletişim imkanının, sınırları tanımak istemeyen yeni bir sermaye anlayışını ve dolayısıyla yeni olanaklar doğrultusunda kendini eviren “sayısallaştırılmış” bir kapitalizmi doğurduğu gerçeğidir. Yeni sayısal medyalar aracılığıyla kendini ortaya koyan bu “sayısallaştırılmış” kapitalizm, Amerikan kökenli olup, “bilginin serbest dolaşımı” şiarıyla dünyanın hemen hemen her noktasına rahatlıkla ulaşan ve nüfuz eden bir kültürel emperyalizmi beraberinde getirmiştir. Bu dönüşümle ilgili olarak ‘bilginin ekonomi politiği’ başlığı altında yapılan çok sayıda çalışma olmakla birlikte, bu çalışmadaki temel amaç, mevcut kapitalist sistemin Amerikan kökenli bu dönüşümündeki strateji ve izlekleri, çok temel bir mecrada, artık birçok evde kullandığımız bilgisayarlar üzerinde yüklü bulunan grafik arayüzlerin tasarım ve işleyişleri üzerinden ele almak ve ortaya koymaktır. Birinci bölümde, sözkonusu bilgi merkezli “sayısallaştırılmış” kapitalizme geçiş ve yeni emperyalist yaklaşımın tarihsel gelişimi ortaya konmaya çalışılacaktır. İkinci bölümde, kapitalizmin baskıcı bürokratik organizasyon şemasının merkezinde yeralan ofis yapısı ve bu ofis yapısında verimi arttırıma dönük olarak başlatılan otomatizasyon süreci, denetim ve izleme olanaklarını güçlendiren boyutuyla irdelenecektir. Devamında bu otomatizasyon girişiminin, günümüzde her yerde kullandığımız işletim sistemlerine, dolayısıyla grafik arayüzlere evrimi ele alınacak ve bu evrimin aslında denetim ve izleme olanaklarını küresel bir ölçeğe taşıdığı ve kullanıcıyı potansiyel tüketici haline dönüştürdüğü fikri örneklerle ortaya konmaya çalışılacaktır. Son olarak, grafik arayüzlerin tasarımındaki Amerikan kültürü kökenli örnekler, Amerikan kültürel yayılmacılığı ekseninde ortaya konacaktır. Belli ülkelerde öne çıkan belirgin kültürel farklılıklar dolayısıyla uluslar arası firmaların pazarlama faaliyetlerinde sorunlar yaşanması üzerine, yapılan strateji değişiklikleri ve ürünlerin hedef kültürler doğrultusunda yerelleştirmesi çabaları örneklerle değerlendirilecektir.

Bilgi merkezli “sayısallaştırılmış” kapitalizme geçiş ve emperyalizmin yeni yüzü

Bilişim çağı olarak da adlandırabileceğimiz post-modern çağımızın en temel gerçeklerinden biri, bilgi paylaşımına olanak tanıyan yeni kitle iletişim araçlarının tamamının kar amaçlı ve Amerikan kökenli olmasıdır. Her geçen saniye içinde, dünyanın herhangi bir yerinde Hollwood yapımı yeni filmler ve diziler izlenmekte, Amerikan kökenli haber yayınları takip edilmekte, Amerikan sunucularında saklanan ve yine Amerika’daki INTERNIC veri tabanına kayıtlı web siteleri ziyaret edilmekte ve en önemlisi, bunların hemen hepsi Amerikan kökenli işletim sistemleri ve grafik arayüzleri içeren bilgisayarlar aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Bilginin dijital iletişim ortamları üzerinden pazarlanabilir, alınıp satılabilir bir metaya dönüştüğü bu yaklaşımda, bilginin ihracı vasıtasıyla aslında “Amerikan yaşam tarzı” hedef pazarlara aşılanmaktadır. Sözkonusu unsurların çerçevesini oluşturduğu buAmerikan kökenli kapitalist tahakkümün aslında derin tarihsel kökleri vardır.

Avrupalı güçlerin yorgun çıktıkları 2. dünya savaşını izleyen yıllarda, Amerikan hükümeti bilgi ihracının dünyadaki Amerikan dış politika çıkarlarını sürdürmek bakımından potansiyelini fark etmişti. Bu yıllarda Amerikan filmleri, Amerikan tüketim mallarının ve “Amerikan yaşam tarzının” ihracata dayalı bir tür reklamı olarak öne çıkmakta ve bu anlamda film endüstrisi, yeni dönemin ilk yayılma stratejisinin temelini oluşturmaktaydı. 2. Dünya Savaşı’ndan gelişmiş ve sağlam bir uluslar arası iletişim donanımıyla çıkan Amerika, Soğuk Savaş döneminde yürüttüğü askeri araştırmalar ve projelerle daha da güçlenerek yeni iletişim-bilişim teknolojileri geliştirmiş ve bunları uzun vadede sermayenin hizmetine sunmuştur.

Bu gücün verdiği güvenle Amerika, yeni bir yayılmacılık anlayışını temel alarak yeni devlet stratejisi tanımlamıştır. Bu strateji, “Amerikan Century” isimli kitabı yazan Life dergisi editörü Luce’nin de vurguladığı gibi “Amerikan yüzyılı”nı gerçekleştirecek olan ekonomik ve iletişim temelli güce dayanan bir yaklaşımı içermektedir. “Amerikan stratejisi, “özgürlüğün” yayılması ve savunulmasına dayanıyordu – esas olarak ifade ve ticaret özgürlüğü. Burada “ifade hürriyeti”, esasında, Amerikan kitle iletişim araçlarının bütün dünyaya düşüncelerini yaymasına yaramıştır. Bu noktada bahsi geçen serbest ticaret, güçlü ekonominin zayıf olana nüfus edip onu hakimiyeti altına alması mekanizması ise, serbest bilgi akışı da, Amerikan yaşam tarzlarının ve değerlerinin fakir ve zayıf halklara empoze edildiği düzenektir. Schiller, gayet basit bir biçimde, bunların savaş sonrası döneminin önemli noktalarında ne ölçüde bilinçli Amerikan politikaları olduğunu gösterir. Sonuçta 1967’de, modern iletişim ve dış politikaları değerlendirmek üzere kurulan Kongre komitesinden alıntı yapar: Komite, “Soğuk Savaşın kazanılması: Amerikan İdeolojik Saldırısı” adlı bir bildiri hazırlar ve bu bildiride şunlar söylenir: “Amerika’nın icraatı, doğmakta olan uluslar arası iletişim sistemimizi önemli ölçüde etkileyecektir... diğer ülkeler bizim deneyimimizi önemli ölçüde taklit edecekler ve kendilerini bizim yarattığımız kurum ve sistemlere bağlayacaklardır... Bizim bilgi teknolojimiz ve bilgi kaynaklarımız düşünülecek olursa, ABD’nin dünya iletişim sistemlerinin merkezi olacağı açıktır.” (Morley & Robbins, 1995: 290)

Yukarıda da vurgulandığı gibi “sayısallaştırılmış” kapitalizmin çok belirgin bir özelliği, zamanında ABD yabancı-kültürel politikasının mihenk taşı olan “bilginin serbest akışı doktrini”nin ‘elektronik ticaretin serbest akışına’ dönüşümünü olanaklı kılmasıdır. Bu dönüşümle birlikte, bilgi temelli kültürel ürünler basit ticari mallar olarak değerlendirilebilmekte ve ihraç edilebilmektedir. Bilgi ve iletişim endüstrilerinin çağdaş ekonomik kalkınmanın dinamosu olduğu yeni bir düzene doğru gidiş sözkonusu olup, iletişim ikincil bir araç olmaktan çıkmış ve iletişimin kendisi “büyük bir ticaret” haline gelmiştir. Schiller bu anlamda, Pentagon’un “Bilgi-işlem ve Teknik Dairesi Başkanı’ndan alıntı yapar ve şunu aktarır. “Yirmi birinci yüzyılda bu bilgi-işlem alanına hakim olan millet, dünya liderliğinin anahtarını elinde tutuyor olacaktır” (Schiller, 1985: 18). Hatta bu anlayış ilerleyen yıllarda bir çok kez yeniden vurgulanacaktır. Temmuz 1997 yılında Beyaz Saray’da yayınlanan “Framework for Electronic Commerce (Elektronik Ticaret için çerçeve)” başlıklı belgeyle görüş resmi olarak yinelenmiş ve Amerika’nın yıllık 40 milyar doları aşan bilgi ihracatı özellikle vurgulanmıştır (Schiller, 2000: 123).

Burada esas önemli mesele, bilgi ve iletişim teknolojilerinin gitgide Amerikan şirketleri önderliğinde bir avuç güçlü uluslar-ötesi şirketin kontrolü altına girdiğidir. Bu teknolojiler, uluslararası çevrelerde pazarlama ve üretim-dağıtım faaliyetlerini sağlamak suretiyle uluslararası sermayenin küresel operasyon ihtiyaçlarına hizmet etmektedir. Özellikle bir Amerikan askeri projesi olarak başlayan ve daha sonra sırasıyla akademik ve ticari kullanıma açılan internet, bu tespitlerin ciddi örneklerini gözlemleyebileceğimiz bir elektronik mecradır. 1990’lı yılların ortalarına kadar internet, hem altyapısı hem de yönetimi açısından büyük ölçüde bir Amerikan iletişim aracı olarak kalmıştır. Gerçekten de 1994 yılına kadar internetteki hostların üçte ikisi ABD orijinlidir (Charlesworth, 2000). Ancak 1990’lı yılların ikinci yarısında Clinton yönetimi, internetin özelleştirilmesi ve yönetiminin Avrupa Birliği’nin de istediği gibi uluslararasılaştırılması yönünde adımlar atmıştır (Çatalbaş, 2005). Bununla birlikte zengin elektronik ve telekomünikasyon ağları da, kurumların küresel etkinlikleri için düzenlenmiştir. Bu devreler, iş verileri, kültürel ürünler ve özellikle küresel şirketlerin reklamlarıyla birlikte yeni pazarların açılmasına ve iletimine de hizmet etmektedirler. Bu anlamda özellikle telekomünikasyon alanındaki yeni yatırımlar hızla artmış ve iletişim sektörü ekonominin toplam yatırımları içinde büyük yüzdeler oluşturarak atar damar haline gelmiştir. Schiller’e göre artık “başta Amerika olmak üzere uluslar arası firmaların kültürel denetim ve hakimiyeti büyümektedir ve uluslar arası iletişim şirketleri ulusal siyasi otoritenin geleneksel şekillerini aşarak bilgi denetimine dayalı yeni bir küresel siyasi yetke sistemi oluşturmaktadır.” (Morley & Robbins, 1995: 292). Ki bu siyasi yetkenin merkezinde, herhangi bir alternatif modele olanak tanımayan Amerikan ekonomik modeli, “yeni (sayısal) medya” emperyalizmi bulunmaktadır.

Bu modelin sözde “özgür bilgi akışına” olanak tanımak adına yaygınlaştırılması sonucu üçüncü dünya ülkeleri hedef pazarlara dönüştürülmüştür. Bu modele göre öne çıkan unsurlar, başta iletişim sektörü olmak üzere, temel endüstrilerin özerkleştirilmesi, yabancı sermayeye imtiyaz tanınması, kültür ve ticaretin serbest pazara açılması ve bilginin serbest akışıdır. Sözkonusu yeni teknolojiler, yoksulluğun ve geri kalmışlığın üstesinden gelmek için kullanılacak gelişmiş araçlar olarak öne çıkartılmış olsa da, paradoksal olarak mevcut yoksulluğu ve sosyal eşitsizliği derinleştirmiş ve Amerika’nın kültürel denetim mekanizmalarıyla sağladığı gücü pekiştirmiştir. “25 yıl önce, üçüncü dünya ülkeleri çeşitlilik, açıklık, karşılıklı paylaşım, azaltılmış ticaret ve kültürel yaratımın monopolistik denetimine izin verecek bir bilgi düzenine ihtiyaç duymaktayken, bugün, “hedef pazarlar” batı kültür endüstrilerinin kültürel-medya çıktılarıyla kuşatılmıştır. Kültürel otonominin nosyonu, serbest ticaret ve pazar güçlerinin mevcudiyeti içinde kaybolmuştur.” (Schiller, 2000: 125).

Ekonomik anlamda özellikle iletişim sektörü içinde biriken sermayenin emperyalist itkilerle sınırların ötesinde dolaşım talebi, kamusal alanı yoketme isteğini de beraberinde getirmektedir. İnternet, demokratik bir ifade aracı olarak öne çıksa da, eninde sonunda reklam veya farklı pazarlama teknikleriyle kurumlara satış avantajı sağlayacak teknolojik bir araca dönüşme gerçeğiyle bizi başbaşa bırakmaktadır. Bu durum siberuzayın yeni kamusal alan olacağına dair erken dönem iyimserliği hızla yoketmektedir.

Ofis çalışma ortamlarında ev ortamlarına: grafik arayüzlerin gelişimi

Sermayenin yukarıda bahsi geçen evriminin toplumsal düzeydeki etkilerini kavrayabilmenin etkin bir yolu, gücün, bilginin bir mal olarak üretim, dağıtım ve kullanımını nasıl şekilendirdiğini incelemektir. Bu işleyiş temelde bilginin analog ortamlardan sayısal ortamlara taşınma sürecinde izlenen yaklaşım ve stratejilerle birebir ilgilidir. Bilginin sayısal ortamlarda işlenişi, 1950’li yıllarda ofis ortamlarında temel ofis gereksinimlerini karşılayacak uygulamaların geliştirilmesiyle başlamış ve daha sonra ilerleyen yıllarda kişisel bilgisayarların gelişimiyle birlikte hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olmuştur. Günümüzde bilgisayar ortamına taşınmamış bilgi işleme süreçlerinden bahsetmek neredeyse mümkün değildir. Bu noktada, kişisel bilgisayarları herkes tarafından kullanılabilir hale getiren grafik kullanıcı arayüzleri kritik önem taşımaktadır. Grafik kullanıcı arayüzü, bilgisayar grafiğinin olanaklarını kullanmak suretiyle, bilgisayar programlarının kullanımını kolaylaştıran bir arayüzdür. Grafik kullanıcı arayüzü, grafiksel imgelerin metinle birlikte “doğrudan yönetim” prensibi aracılığıyla yarattığı bir etkileşim yöntemi olarak da tanımlanabilir. Grafik arayüzleri, tanıdık metaforlar üzerinden fare aracılığıyla yönetilebilen ikonlar vasıtasıyla, bilgisayarı özel kod bilgisi gerektiren araçlar olmaktan çıkartıp herkesin kullanımına açmış ve bilgisayar okuryazarlığının artmasına büyük katkı vermiş bir gelişimdir. Günümüzde bilgisayar işletim sistemlerinin temel bir bileşeni olan arayüzlerin tasarım yaklaşımın kökleri, aslında geleneksel ofis işlem ve süreçlerinin bilgisayar ortamına aktarıldığı ilk yıllarda ortaya konan stratejilerde yatmaktadır. Bu stratejileri çözümlemek için öncelikle ofis yapısının kapitalizmin modern bürokratik kurumlarındaki konumunu irdelemek önem taşımaktadır.
Bu noktada Max Weber’in modern bürokratik organizasyonla ilgili görüşleri, ofis yapısıyla ilgili derinlemesine bir değerlendirme olanağı sunmaktadır. Max Weber’e göre bürokrasi, hem iş hem de kamu yönetiminin en gelişmiş örgütlenme biçimidir (Strati, 2000: 7). Bürokratik organizasyonun en başta gelen özelliği, içinde çalışan insanlar için geliştirdiği engellemelerdir ya da bir başka deyişle kişilerin kendilerini organizasyon içinde özgürce ifade etmelerine sınırlar koymasıdır. Weber’e göre modern bürokratik organizasyonların çalışma prensiplerini belirleyen üç temel ilke vardır. Bunlardan ilki, kurallar, hükümler ve düzenlemelerle tanımlanan ve disipline edilen ofis ‘yetki alanları’ dır. Bu ilkeye göre, bir organizasyon, bürokratik olarak yönetilen yapının amaçlarınının peşinden gitmek için, alışkanlıkla üstlenilen ve ofis sorumlulukları biçimini alan faaliyetler vasıtasıyla durağan bir tarzda bölünür ve düzenlenir. Bir organizasyonun çalışma prensiplerini belirleyen ikinci temel ilke ise ‘ofis hiyerarşisi’dir. Bu prensip kabaca, otoritenin düşük ve üst seviyedeki organlarının katı bir tarzda biçimlendirilmiş düzenidir. Bu bağlamda üst ofisler astlar üzerinde denetim uygularlar, ama sistem üst düzey kararlara karşı pozisyon alma fırsatını hiyerarşinin diğer düzeylerine vermek zorundadır (Weber, 1978: 957). Bu çerçeve içindeki üçüncü ilke ise, bir ofisi neyin yapılandırdığının tanımlanmasıyla ilgilidir. Weber, modern organizasyonun bütün mimarisini ‘büro’ kavramı üzerine oturtmaktadır. Weber bu kavramı, özel terbiye almış (devlet memurları gibi), teknik aygıtları ve örneğin kamu kaynaklı resmi dökümanlar gibi materyalleri kullanan kişilerden oluşan, otoritenin bir organı olarak tanımlar. Weber’e göre bir ofisin faaliyeti memur kişilerin ‘tam kapasiteI çalışması’ nı gerektirir-hatta talep eder (Weber, 1978: 958).

Görüldüğü gibi ofis, modern bürokratik kurumda koordinasyon ve denetimin merkezidir. Ofis çalışanları, uzmanlıkları ve görevleri ne olursa olsun, dış dünyadaki etkinlikleri bir şekilde düzenleme amacıyla bu etkinliklerin soyut ve simgesel temsillerini yönlendirmektedirler. Geçtiğimiz yüzyılın başlarından itibaren, bu çalışma biçimi hızla büyümüş, iş ve hükümet operasyonlarında büyük ve bütçeli bir rol üstlenmiştir.

“Bilişim toplumu”na geçiş sürecinde ofisin yapısı ve işlevi hızlı bir değişim göstermiş ve ofis işlemlerinin otomatizasyonu süreci başlamıştır. Ofis otomatizasyonunun 1950’lerde başlayan ilk aşaması, memurlara ait faturalama, muhasebe ve bordro hazırlama gibi standart işlemlerin bilgisayar ortamına taşınmasıyla öne çıkmıştır. 1950 sonrasında, takip eden yıllarda geliştirilen erken dönem uygulamalara örnek olarak, temel muhasebe hesap işlemlerinin bilgisayar ortamında yapılmasına olanak tanıyan Visicalc programı gösterilebilir (Resim 1)
Resim 1: VISICALC (1979) (Dan Bricklin’s Web Site)
Bu dönemde genel bilgi-işleme etkinliğini üstlenen bilgisayar uygulamaları yüksek uzmanlık gerektirmekte ve birbirinden bağımsız olarak hareket etmektedir. Zamanla, iş ve endüstriye özel işlemleri otomatikleştirmek yerine, sektörden bağımsız hemen hemen her ofiste yeralan işlemler ve süreçler bilgisayar ortamına taşınmaya başlamıştır. Nasıl ki masalar, telefonlar, dosya dolapları, fotokopi makinaları ve daktilolar tipik bir ofis iç yapısının olmazsa olmaz bileşenleriyse, yeni gelişen ofis teknolojileri bu geleneksel bileşenlerin de yerini alacaktır. Clement’e göre geleneksel ve elekronik bileşenler arasında sıklıkla birebir eşleşmeler geliştirilebilecek olsa da, dönüşüm her parçanın birebir karşılığının geliştirildiği (örneğin bir dosya dolabını elekronik bir haliyle değiştirmek gibi) bir yaklaşımla gerçekleştirilmeyecektir. Bilginin temsili temelindeki değişim, ortam içinde (kağıt üzerindeki işaretler ve analog sinyallerden, dijital olarak kodlanan vuruşlara geçiş gibi) radikal bir değişikliğe işaret ettiği için, tüm süreç ve işlemler bir bütün olarak bilgisayar ortamına aktarılmalıdır. Tüm bu yeni ve gelişmiş “araçlar”a erişim, çalışanın masasının üstünde duran, birbirine bağlı ve ortak kaynakları paylaşan iş istasyonları aracılığıyla gerçekleştirilecektir (Clement, 1988: 220).

Clement’in bu tespitleri, aslında 1970’lerin ortasında prototip olarak geliştirilen ve ancak 80 ortalarında ticari olarak yaygınlaşmaya başlayan kişisel bilgisayarların içinde barındırdığı grafik arayüzleri tariflemektedir. Kağıttan sayısal ortama geçiş paradigmasını tanımlayan Clement’in yaklaşımı, yaklaşık 10 sene öncesinde 1970’lerin ortasında “kağıtsız ofis” vizyonunu yaratma hedefi güderek yola çıkan Xerox Palo Alto Araştırma Merkezi’nin çalışmalarında vücut bulmuştur. Burada üretilen ilk kişisel bilgisayar olan Xerox Alto, ilk grafik kullanıcı arayüzünü de içinde barındırmaktadır: Xerox Star (Resim 2). Tüm işlem ve süreçleri bir bütün olarak sayısal ortam aktarma çabası güden araştırmacılar, bu arayüz ile yeni bir paradigmayı ortaya atmışlardır: Fiziksel ofis metaforu’. Daha sonra ‘masaüstü metaforu’ olarak adlandırılacak bu yaklaşımla, bilgisayarın barındırdığı tüm işlevlere erişim gerçek bir ofis ortamının temel elemanları üzerinden kullanıcıya sunulmaktadır. Tasarımcılar Xerox Star’da özellikle bir ‘fiziksel ofis metaforu’ vurgusu yapmaktadırlar, çünkü Star ile hedeflenen, ofis çalışanları için tanıdık ofis ortamlarını yansıtan alternatif bir ofis bilgi sistemi, bir ‘kağıtsız ofis’ vizyonu yaratmaktır. “Tasarımcılar, metaforlarının bir etkileşim dilinden ziyade bir ‘fiziksel’ çevre sağladığını düşünüyorlardı. Masaüstü, fiziksel-ofis metaforunu gerçekleştirmek için kullanılan temel Star tekniğidir. Üzerindeki ikonlar, ilgili fiziksel nesnelerin karşılığı olarak cisimleşmiş, görünür ve somutturlar. Star kullanıcıları masaüstündeki nesneleri fiziksel anlamda düşünmek üzere cesaretlendirilmektedirler.” (Smith 1982: 247).

Resim 2: Xerox Alto ve Xerox Star (Lineback 1999: 190)

Dosyalar, klasörler, dosya dolapları, daktilo gibi kullanılabilen kelime-işlemci programları, saati, takvimi, ajandası ve hatta çöp tenekesiyle geleneksel ofis ortamlarının tüm unsurlarını içeren bu grafik arayüz, Apple MacOS işletim sistemleri ile ticari hale gelip yaygınlaşmış ve MS Windows ile de iş ortamlarından evlere uzanan yoğun bir kullanıma ulaşmıştır (Resim 3).

Resim 3: Windows ve MacOS işletim sistemlerinin ilk ve son kuşak sürümlerinin ekran görüntüleri (Guidebook / Graphical User Interface)

Bilgisayar kullanımını kolaylaştıran yapısıyla öne çıkan grafik arayüzlerin işleyiş ve kuruluş stratejilerine dönük Weberyen eleştirel bir bakış bize, aslında bu arayüzlerin arkasında, iş ve kamu yönetiminin en gelişmiş örgütlenme biçimi olan baskıcı bürokratik organizasyonu ve merkezinde yeralan ‘ofis işleyişi’ni görme şansı tanıyacaktır. Yeni işletim sistemleri ve arayüzlerle başlangıçta iş ortamlarında başlayan bu bakış, bu sistemlerin evlerde de yoğun olarak kullanılmasıyla makro ve küresel düzeyde yayılma olanağı bulmuştur.

Bu noktada durup geri dönmek ve ofis otomatizasyonuna geçiş sürecinde ortay açıkan yönetim düzeyindeki tek taraflı kazanımları değerlendirmek önem taşımaktadır. Clement, iş ortamının denetimini merkezileştirmek için ortaya atılan ofis otomatizasyonunun kullanımı üzerinde odaklanır ve üç özel süreci tanımlar (Clement, 1984: 219). Öncelikle otomatizasyon, kurumlarda orta sınıf çalışanların, kendi kişisel becerileriyle çalışma ve değer yaratma olanaklarını ortadan kaldırmaktadır. Bu görüş, Weber’in yukarıda da vurguladığımız ve bürokratik organizasyonun en başta gelen özelliği olarak altını çizdiği, “çalışanlarını engellemek ya da kendilerini organizasyon içinde özgürce ifade etmelerine sınırlar koymak” boyutuyla ortaklık içermektedir. Öte yandan psiko-sosyal düzeyde değerlendirildiğinde, “tek başına ofisinde çalışan birey” üzerine kurulu olan ve bu boyutunun sağladığı avantajlara vurgu yapılan grafik arayüzler, ortaklaşacılık temelli bir toplumsallığa da sırtını dönmekte ve birey vurgusunu öne çıkaran kapitalist yaklaşımla birebir örtüşmektedir. “Masaüstü metaforu tanım itibariyle tözel, bölünmez bir sistemdir, insan ruhuna aittir, Freud’un çalışmalarının söylediği gibi ve bu içe dönüklük daha sosyal ve komünal anlamda düşünmeyi zorlaştırabilmektedir...” (Johnson 1999: 222)

İkincil olarak, bilgisayara geçiş süreci, gelişmiş izleme ve gözleme sistemlerini kullanıma sokması bağlamında irdelenmelidir. İş ortamı denetimi, ofis ortamlarına bilgisayarın girişiyle birlikte yeniden önem kazanan bir konu olmuştur. Ofis otomatizayonu, yöneticilerin çalışanları üzerindeki denetim becerisini daha önce hiç olmadığı kadar çok şekilde arttırmıştır. Geleneksel ofisler, üretim unsurları- masalar, dosya dolapları, daktilolar, çöp tenekeleri, telefonlar vs.- görevlerin gerçekleştirilmesi, sonuçların değerlendirilmesi ve çalışanların disipline edilmesi için yöneticilere sınırlı olanaklar sunmaktadır. Kağıt üzerine temellendirilmiş yapısıyla, belgeleri yönetmek için kullanılan araçlar, içerik ve onu kullananlar üzerinde az miktarda sınırlama olanağı sağlamaktadır. Bu araçlar içeriği hangi çalışanların ne sürede ve hangi çıktıyla kullandığı konusunda yöneticileri raporlarla bilgilendirememektedir, fakat ofis için elektronik bir yapıya geçiş, yöneticilerin bilgisayarların halihazırda içinde yeralan denetim mekanizmalarını benimsemesine olanak tanımıştır. Hatta bu sistemler, ortalama telefon konuşma süresi veya saat başına yapılan tuş vuruşu gibi çalışan performansıyla ilgili değerleri yöneticilere bildirmek üzere programlanabilmektedir (Clement, 1984: 223). Buna ek olarak, ofis bilgisayar sistemleri, üst düzey yönetime kuruma dönük daha yukarıdan ve derinlemesini bir bakış olanağı sağlarken, alt düzey bilgi emekçileri için bilgiye erişimi sınırlandırmakta ve bu kişileri karanlıkta bırakmaktadır. Bu bakış, performans arttırımı hedefiyle ortaya atılan “kağıtsız ofis” vizyonunun, aslında gözardı edilmiş denetleyici ve kısıtlayıcı boyutunu ortaya koymaktadır.

Clement’in vurguladığı ve denetimi mümkün kılan unsurlardan bir diğeri de, donanım düzeyinde de yapılan değişikliktir. Her çalışanın kullandığı ve iş istasyonları olarak adlandırılan bilgisayarlar birbirlerine bağlı olarak çalışmaktadır. Sözde ortak kaynakları kullanarak iş verimini arttıran bu yapı, aslında tek bir sunucu üzerinden çalıştğı için yönetici kademenin tüm çalışma bilgilerine erişimini de kolaylaştırmaktadır. Nitekim yeni işletim sistemleri de, bu tarz kapalı devre ağ üzerinde yapılanan ve tek bir sunucuya bağlı olarak çalışabilecek doğrultuda geliştirilmiştir. 1990’da kişisel bilgisayarlar için geliştirilen Microsoft Windows 3.0 işletim sistemini, 1993’de ağ üzerinde sunucu merkezli bilgisayarlar için geliştirilen profesyonel kullanım amaçlı Windows NT 3.1 izlemiştir. Bu sistemle birlikte, iş ortamındaki www, e-posta ve çevrim-içi söyleşi gibi mahrem nitelikler taşıyabilecek tüm etkileşim detayları merkezden izlenmekte ve istenildiği şekilde sınırlandırılmaktadır. Böylece Clement’in de saptadığı gibi bu durum, post-endüstriyel tezin önerdiği, ‘bilgi toplumunun bilgi emekçilerinin gücünü arttıracağı ve denetimi genel olarak merkezilikten uzaklaştıracağı’ yaklaşımını çürütmektedir. Aksine bu yaklaşım, endüstri devriminden beri kapitalist toplumun en belirgin özelliği olan merkezi denetim yaklaşımını derinleştirmekte ve genişletmektedir.

Ofis ortamındaki denetim ve izleme mekanizmalarını barındıran bu yapı, kişisel bilgisayarların evlerde de kullanılmaya başlamasıyla küresel bir yaygınlık kazanmıştır. Örneğin elektronik posta, grafik arayüzlerde kullanılan “posta / mektup” metaforuyla, kullanıcıda gerçek hayattaki posta iletişimine benzer güvenlikte bir iletişim olanağı izlenimi yaratmaktadır. Halbuki elektronik ortamdaki posta trafiği mahrem olmaktan öte, ortalama bir programcılık deneyimine sahip kişiler tarafından bile erişilebilecek, çok daha güvensiz bir ortamdır (Mohnkern 1997: 3). Nitekim Amerikan hükümeti, 11 Eylül saldırılarından sonra yaptığı yasal düzenlemelerle, kişinin haberi olmaksızın tüm e-posta haberleşmesini izleyebilmektedir. Dolayısıyla, internete bağlanan her bilgisayar, artık kaçınılmaz olarak bu küresel denetim ve izleme ağının içine girmektedir.

Yeni grafik arayüzlerin özellikle internet erişimiyle birlikte sunduğu zengin olanaklar, uluslararası firmaların iştahını arttırmış ve kullanıcıları daha da fazla “tüketici” olarak görmesine yolaçmıştır. Grafik arayüzleri kullanan bu kullanıcıların yarattığı pazar potansiyeli, farklı medya üreticilerinin işletim sistemi geliştiricileriyle ortaklıklar kurarak güç birliği geliştirme yolunu tercih etmelerini sağlamıştır. Örneğin Microsoft, “Explorer” tarama programı, “Windows Media Player” ses çalma ve görüntü oynatma programı ve “Outlook Express” e-posta programı gibi uygulamaları, işletim sistemine entegre olarak kullanıcılara ücretsiz olarak sunmaktadır. Öte yandan aynı kurum, belli servis sağlayıcıları ve internet firmalarıyla anlaşarak, karşılığında internete kendi tarayıcısıyla her bağlanıldığında, kullanıcının iradesi dışında sözkonusu firmaların reklamlarını içeren web sayfalarını açık tarayıcının ana sayfasına yönlendirmektedir. Aynı durum “Windows Media Player” programı için de söz konusudur. İnternete bağlı durumda bir bilgisayarda, sözkonusu program çalıştırıldığında, programın ana sayfasında ticari anlaşma yapılmış film ve müzik firmalarının duyuru ve reklamları görüntülenmektedir. Buna ek olarak, Microsoft’un Disney ve Time Warner gibi şirketlerle, Explorer’ı sitelerinin bazı bölümlerine erişen tek tarayıcı yapmaları için anlaşmak gibi rekabetçi olmayan bazı yollarla internet pazarının yazılım alanını kontrolü altında tutma girişimleri örnek verilebilir (O’Brien).

Son olarak, internet üzerinden alışverişe, bankacılık işlemlerine, kamuoyu yoklamalarına olanak tanıyan grafik arayüzler, kullanıcı bilgilerinin kullanıcıların iradesi dışında girişimci kuruluşlar tarafından toplanabilmesine olanak tanıyabilmektedir ki bu durum, yeni pazarlama stratejilerinin geliştirilmesine ve kulanıcıyla tüketici arasındaki ince çizginin ortadan kaldırılmasına olanak tanımak adına kritik önem taşımaktadır.

Kültürel çeşitlilik aksini talep etse de grafik arayüzler hala Amerikalı

Üçüncü dünya ülkelerinin, Amerika’nın başını çektiği batı kültür endüstrilerinin yeni elektronik medya ürünleriyle kuşatılarak hedef pazarlara dönüştüğünü daha önce vurgulamıştık. Bu dönüşüm süreci içinde özellikle Amerikan firmaları, yaptıkları tüketici araştırmaları sonucunda aldıkları geri besleme doğrultusunda ürün pazarlama stratejilerini düzenli olarak yenilemişlerdir. Bu stratejik değişim, aslında sözkonusu sayısal medyaların kullanıcıyla doğrudan iletişim kuran bileşeni olan ‘grafik arayüzler’de yapılan değişikliklerden başka bir şey değildir. İlk işletim sistemlerini ve dolayısıyla ilk grafik arayüzlerini geliştiren, daha sonra da bu doğrultuda aynı paradigmayla hemen hemen tüm yazılım sektörünü bünyesinde barındıran Amerika, işletim sistemlerinde kullandığı metaforlarını da doğrudan Amerikan yaşayışı ve kültüründen seçmiştir. İçerik olarak Amerika merkezli kapitalizmin bürokratik organizasyon yapısnı somutlayan ofis metaforu, tasarım düzeyinde de klasik bir Amerikan ofisinin temsilidir. Aşağıda Resim 5’de en yaygın olarak kullanılan MacOS ve MS Windows işletim sistemlerinin, Resim 6’daysa BeOS, Red Hat Linux, QNX, Solaris, NeXTSTEP, OS/2 ve GEOS işletim sistemlerinin farklı sürümlerindeki ofis ikonlarına yer verilmiştir.

Resim 5: MacOS ve MS Windows işletim sistemlerinin farklı sürümlerindeki ofis ikonları (Guidebook / Graphical User Interface)

Resim 6: BeOS, Red Hat Linux, QNX, Solaris, NeXTSTEP, OS/2 ve GEOS işletim sistemlerinin farklı sürümlerindeki ofis ikonları (Guidebook / Graphical User Interface)

Amerikalı yazılım firmaları, ofis işlevlerine referans veren bu metaforik ikonların yanında, Amerikan ev hayatına ve yaşayışına refererans veren ikonları da grafik arayüzlere yerleştirmek fikrini benimsemişlerdir. Hemen hemen her ev ve iş ortamında Amerikan üretimi işletim sistemleri ve grafik arayüzlerin kullanıldığı gözetilirse, burada aslında sözkonusu olan, güçlü iletişim teknolojileri donanımı ve ağları üzerinden pazar ülkelere açıkça “Amerikan yaşam tarzını” nüfuz ettirmeyi hedefleyen kültürel emperyalist bir yaklaşımdır. Kültürel yayılmacılık anlayışını daha öncesinde müzik, sinema vb. gibi alanlarda da sürdüren Amerika’nın, bilgisayar grafik arayüzlerinde de aynı anlayışı benimsemesi çok şaşırtıcı görünmemektedir, fakat aynı yayılmacılık stratejilerinde sürdürülen ısrar, bu noktada uluslararası iletişimin kültürlere özel gerekleriyle çatışabilmektedir. En temelde metaforlar kültürlere özel çeşitlilik gösterdiği için, arayüzlerde tercih edilen Amerikan kökenli metafor farklı kültürler tarafından kavranamamaktadır. Birçok kültürde ofis anlayışı ve düzeni yer almadığı gibi, büyük yüzölçümlü arazilerde, müstakil ve büyük evlerde yaşamlarını sürdüren Amerikalıların yaşam tarzlarının temsili olan ikonları, diğer kültürlerin kullanıcılarının anlamaları da çok mümkün olamamaktadır.

Evers, aşağıdaki tabloda Kuzey Amerika kültürüne ve bağlamına bağlı olarak tasarlanmış ve kültürlerarası kullanımda kavranış problemlerine yolaçabilecek ikonları göstermiştir (Resim 7). Soldan sağa doğru birinci sıra: pano (clipboard), doktor çantası, bir fincan kahve, masa (desk), köpekevi, dosya dolabı, ekmek adam (gingerbread man); soldan sağa ikinci sıra: Amerikan kırsal alan posta kutusu, Amerikan doları, kahve fincanı (mag), Rolodex tipi dosya, kar tanesi, çöp tenekesi, Amerikan şehir tipi posta kutusu. Biz de buna, illüzyonist şapkası ve Amerika kökenli bir spor olan surf aracılığıyla anlatılmak istenen internet bağlantı ikonlarını ekleyebiliriz.

Resim 7: Kuzey Amerika kültürüne ve bağlamına bağlı olarak tasarlanmış ve kültürlerarası kullanımda kavranış problemlerine yolaçabilecek ikonlar (Evers 1999: sf 6)

Tersine de düşünmek mümkündür. Bu anlamda bir örneği Russo (1993), çöp tenekesi ikonu ile ilgili olarak vermiştir (Resim 8). Russo’ya göre, Tayland’da çöp tenekesi, bizim MacOS ve Windows işletim sistemlerinde kullanageldiğimiz tipte değil aksine tamamen o kültüre özgü nitelikler taşıyan hasır örgü bir yapıdadır. Belki de Tayland kökenli bir grafik arayüz tasarımında çöp tenekesi aşağıdaki desen gibi olmasa da onun bir stilizasyonu olacaktır.

Resim 8: Tayland’da kullanılan çöp tenekesi (Russo 1993: sf 3).

Bununla birlikte işletim sistemlerinde bir kereliğine de olsa, ofis metaforu dışında bir yaklaşım geliştirilmiştir: Microsoft’un 1995 yılında piyasaya sürdüğü işletim sistemi olan “Bob’s Living Room” (Resim 9). Bu grafik arayüzde, şöminesi, mobilyalarıyla gerçek bir oturma odası uzamsal metafor olarak kullanılmıştır. Bir köpeğin rehberliğinde üç boyutlu oturma odası içinde, farklı dekoratif ögelere yüklenen işlevlere erişim sağlanabilmekte ve kullanıcı taleplerine göre de sistem kişiselleştirilebilmektedir, fakat seçilen uzamsal metafor yine tipik bir Amerikan evinin iç düzenini yansıtmaktadır. Zaten işletim sisteminin ticari başarı kazanamaması ve yalnızca Orta-Batı Amerika’da yaşayan Amerikalı ev kadınları tarafından tercih edilmesi de bu saptamayı destekler gözükmektedir.

Resim 9: “Bob’s Living Room” (Lineback 1999: 190)

Amerikan kökenli arayüzlerin farklı kültürler tarafından kavranış ve kullanımında engel oluşturabilecek unsurlar yukarıda saydıklarımızla sınırlı değildir. En temelde renkler, her kültürde farklı anlamlar içerebilmektedir (Campbell, 2000). Bunun dışında Horton, “Icon Book” adlı kitabında belli biçimlerin ikon olarak kullanımının farklı kültürlerde sakıncalar doğurabileceğine işaret etmiş ve bunları aşağıdaki başlıklar altında toplamıştır: Jestler, mitolojik ve dini semboller, hayvanlar, vucüdun bölümleri ve yerellik (Horton, 1994). Aşağıdaki resimde her bir başlık için bir örneğe yer verilmiştir (Resim 10).

Amerikan toplumunda kullanılan ve ikonlarda da karşılaştığımız OK (tamam) jesti, Sicilya’da çok ağır bir küfür anlamına gelebilmektedir. “İlk yardım”ı ifade eden ve aynı zamanda dini bir sembol de olan hristiyan hacı, özellikle İslam ülkelerinde tepki çekebilir ki bu ülkelerde yardım kurulusları “hilal” ile temsil edilmektedir. Vücudun belli bölümlerinin, farklı kültürlerdeki (çoğunlukla) dini ve mitolojik inanışlara göre kavranışı çeşitlilik göstermektedir. Örneğin ayak altı görüntüsü Doğu’da rahatsızlık verici olabilir. Uluslararası kavramlar da, her zaman uluslar arası simgelerle anlatılmamaktadır. Aynı fikir ya da eylem, farklı ülkelerde farklı simgelerle temsil edilebilir, tıpkı hatırlatma ikonu gibi. Gerek kurumsal kimlik çalışmalarında, gerekse ikonlarda sıklıkla kullanılan hayvan figürleri de, farklı kültürlerde çeşitli problemlere yolaçabilmektedir. Örneğin Amerika’da köpekler sadık ev hayvanlarıyken, Asya’da yemek olabilmektedir ki Windows işletim sistemiyle çok yaygın olarak kullanılan MS Office yazılımlarının destek asistan figürlerinden biri, bir köpektir. Yine “Bob’s Living Room” işletim sisteminin destek asistanı olan köpek figürü örnek olarak verilebilir.

Resim 10: Elektronik ortamlarda kültürlerarası iletişim engelleyebilecek görsel tasarım unsurlarına farklı örnekler (Horton, 1994).

Bununla birlikte dil de arayüzlerde, özellikle de internet üzerinden kültürlerarası iletişimi mümkünsüz kılan engellerin en önemlilerinden birisi olarak öne çıkmaktadır. Global Reach araştırmasının gösterdiği gibi, Eylül 2004 itibariyle İngilizce konuşanlar toplam internet kullanımının yalnızca %35.2’sini teşkil etmektedir, fakat Tablo 1’de görüldüğü gibi internet üzerindeki içerik halen çoğunlukla İngilizcedir.

Ülke İçerik %
İngilizce 68.4%
Japonca 5.9%
Almanca 5.8%
Çince 3.9%
Fransızca 3.0%
İspanyolca 2.4%
Rusça 1.9%
İtalyanca 1.6%
Portekizce 1.4%
Kore dili 1.3%
Diğer 4.6%
Toplam web sayfası: 313 mil

Tablo 1: Dil açısından web içerik değerleri (Vilaweb.com, eMarketer tarafından)

Peki uluslararası düzeyde, bu kadar net ve açık olarak Amerikan kültürü izleklerini taşıyan elektronik ürünleri dolaşıma sokan Amerikan sermayesi, ürünlerinin iletişim problemleri sebebiyle reddedilme durumu karşısında ısrarını sürdürmüş müdür? Her ne kadar yeni teknoloji kültürünü Amerikan merkezli kılmak adına bu ısrar sürse de, stratejistler kullanıcı/tüketici araştırmalarıyla, farklı kültürlerle iletişim kurmanın alternatif yollarını aramaya başlamışlardır. Emperyalist yaklaşım, etkinliğini korumak adına yöntemlerini yenileyebilmelidir. Nitekim Mattelart, bu konuda uyarısını önceden yapmaktadır: “mopololitik ve muzaffer bir emperyalizmin bütün çeşitliliği silip süpürmesi, tüm kültürleri türdeşleştirmesi fikri saçma... Emperyalizmin, bir toplumun farklı kesimlerini aynı biçimde fethettiği fikri terkedilmelidir. Bunun yerine, bu yenilgiye mümkün kılan (ya da engelleyen – DM/KR) ortamın analizi yapılmalıdır (1979: 61)” Amerika, 1970’lerin başında farklı sektörlerde bu deneyimi yaşamıştır. “Bu, sadece akademik bir perspektif değil: “Ulusal farklılıkların” hala kabul görmekte olması, Amerikan şirketlerine, ürünlerinin (ve reklamlarının) farklı piyasalar için farklı biçimlerde olanlarını yapmaları gerektiğini, sadece “Avro-markalar”a dayanamayacaklarını öğretmiştir. Nitekim 1972’de, Amerikan kökenli bir otel ve lokanta zincirinin başkanı olan Howard Johnson, Avrupa piyasasasından çekilme sebeplerini şöyle açıklamıştır: “Biz Avrupa’da tutunamayacak kadar Amerikalıyız... Şirketimiz şimdi daha Avrupa tarzı bir hoteller zinciri tasarımlamakta... Amerika ile Avrupa arasındaki kültür farklılıklarının daha az olduğu, daha az sorun yaratacağı piyasalar aramakta; örneğin iş saatleri ve oteller (Aktaran Bigsby, 1975).” (Morley & Robbins, 1995: 82)

Başlangıçta Amerikan yaşam tarzını bu ürünler üzerinden ihraç edip yaygınlaştırma amaçlı bir kültürel emperyalizm planı izleyen Amerika, 1990’lı yılların ortalarından itibaren sektör sponsorluğundaki araştırmalar başlatmış ve yeni medyalar üzerinden kültürlerarası iletişimde kritik önem taşıyan paradigmalar geliştirmiştir: Uluslarasılaştırma ve yerelleştirme. Bu paradigmalar içinde yeralan parametreler şu başlıklar altında ortaklaşmaktadır: Yazı karakter kümeleri (farklı alfabeler), dizinler (farklı diller), para birimi, zaman, tarih, sayısal formatlar, adresler, telefon numaraları, ikonlar, simgeler, renkler, ekran metni, menü tuşları, belgeleme (Rızvanoğlu, 2005). Nitekim yazılımların grafik arayüzleriyle ilgili olarak yapılan yerelleştirme çalışmalarıylı ilgili olarak, günümüzde birçok örnek vermek mümkündür. Aşağıdaki resimde yerelleştirme uygulanmış farklı arayüzlerden görüntülere yer verilmiştir (Resim 11).

Resim 11: Japonca MS Windows ve Arapça Lotus 123 (Evers 1999: sf 5).

Burada bir parantez açmak ve Amerikan ürünlerinin tahakkümünden bağımsız olarak düşünüldüğünde, üçüncü dünya ülkelerinin yukarıda saydığımız unsurlar dolayısıyla sayısal medyalara ve arayüzlere erişim serbestisinden mahrum kaldığını söylemek gerekmektedir. Amerika hegemonyası sözkonusu olsa da, yeni medyalarda hala bağımsızlık ve kamusallık iddiasını sürdüren özgür yapılar sözkonusudur. Bu açıdan bakıldığında, özellikle herkese açık internet tabanlı ürünlere erişim ve kullanım özgürlüğü ve kolaylığını bu kültürlere sağlamak, etik bir zorunluluktur. Nitekim Evers’de bu doğrultuda yapılan bağımsız, akademik çalışmaları, ekonomik anlamda bir rekabet avantajı yaratmanın ötesinde ahlaki bir zorunluluk olarak değerlendirmektedir (Evers 1999). Benzer bir vurguyu Kumijo Nakakoji’de yapmıştır: “... Bu kültürler arasında iletişim, farklı grupların normları ve temsillerini uygulamayı ve uyarlamayı öğrenmediğimiz sürece gerçekleşmeyecektir:” (Nakkoji, 1998). Ampirik çalışmalarla, sektörün pazarlama faaliyetlerine destek veren çalışmalar niyet ve istekler farklı olsa da ister istemez yeni paradigmaların ve parametrelerin geliştirilmesi bağlamında birbirini desteklemektedir. Bilişim okur-yazarlığını aşmaya ve sayısal ortamları herkesin özgür kullanımına açmaya dönük her çaba, paradoksal olarak bir gün pazarlama stratejilerini yenilemeye çaba gösteren kurumlara istemeden de olsa hizmet etme riskini taşımaktadır.

Sonuç

Yeni gelişen bilişim teknolojilerinin hayatlarımızı kolaylaştırdığı ve hepsinden önemlisi hizmetimize sunduğu alternatif iletişim kanallarıyla, özgür ve bağımsız bilgi paylaşımına olanak tanıyacak bir kamusal alan yaratma potansiyeli barındırdığı yadsınamaz bir gerçektir, fakat yeni teknolojileri sadece bu demokratik potansiyeliyle değerlendirmek, bu teknolojilerin aynı zamanda kapitalist sermayenin yeni pazarlar yaratma çabasının temel bir aracı olduğu gerçeğini görmekten alıkoymamalıdır bizi. İş ortamlarında gelişmeye başlayan bilişim teknolojileri, günümüzde bunun da ötesine geçmiş, tüm yaşam tarzlarını şekillendiren yapısıyla, haddinden fazla derinlikte bir kültürel anlam üstlenmiştir. “Bilişim devrimi”, toplumsal yaşamın ritim, doku ve deneyiminin (zaman ve uzamın dilimlere bölünmesinin) sermaye tarafından dönüştürülmesi gerçeğini de beraberinde getirmiştir (Robins & Webster, 1988). Bilgi merkezli “sayısallaştırılmış” bir kapitalizm, yeni sayısal medyaları kullanarak kişileri kuşatmıştır ve bugün gelinen noktada dünya bilgi düzeni hala büyük ölçüde, bu kültürel emperyalizmin başını çeken Amerika denetimi altındadır.

Amerikan kökenli bu dönüşüm içinde gelişen yayılmacılığın kökeninde, internet üzerinden her tür paylaşıma olanak tanıyan ve artık birçok evde kullandığımız bilgisayarlar üzerinde yüklü bulunan grafik arayüzler bulunmaktadır. Ofis/masaüstü metaforu üzerine kurulu olan bu işletim sistemleri, kapitalizmin baskıcı bürokratik organizasyon şemasının merkezinde yeralan ofis yapısının denetim ve izlemeye olanak tanıyan tüm unsurlarını barındırmak suretiyle, idareci-çalışan ölçeğindeki denetim ilişkisini, devlet-vatandaş küresel ölçeğine taşımaktadır. Ayrıca internete erişim tanındığında kullanıcıyı, kendi iradesi dışında uluslararası firmaların pazarlama faaliyetleriyle karşı karşıya getiren bu sistemler, kullanıcıyı, potansiyel bir tüketiciye dönüştürme çabalarına da hizmet edebilmektedir.

Görsel algı düzeyinde kültürlere özel kavrayış farklılıkları, bu kültürlerin elektronik ortamlara serbest erişimini sınırlandıran unsurlar olarak önem taşımakta ve bunu aşmaya dönük araştırma çalışmaları da sürdürülmektedir, fakat yabancı sermayenin, ürünlerini sınır tanımaksızın her kültüre pazarlama tutkusu bu çalışmalardan esinlenmekte ve Amerikan kökenli ürünlerin yerel bölgelere dönük pazarlama stratejilerini yenilemeye hizmet eden çalışmalar da aynı bağlamda içiçe yürütülmektedir. Amerikan kökenli metaforlar üzerine kurulu grafik arayüzler, gerek doğrudan olsun, gerekse de yeni pazarlama stratejilerinin bir parçası olarak ortaya atılan “yerelleştirme” paradigmalarıyla birlikte olsun, “Amerikan yaşam tarzı ve kültürünün” Amerikan ürünleriyle yaygınlaştırılmasına hizmet etmektedir.

Bütün bu saptamalar gözönüne alındığında yapılacak olan, sayısal iletişim ortamlarını bütünüyle reddetmek olmamalıdır, çünkü bu durum kaçınılmaz olarak alternatif bilgi paylaşım olanaklarından mahrumiyeti de beraberinde getirecektir. Temel yaklaşım, bu tarz ortamları kullanırken, beraberinde arka planındaki ideolojik rasyonaliteyi okumaya gayret göstermek ve ardından, kullanıcıdan kamu kurumları düzeyine uzanan geniş bir yelpazede gereken tepkiyi göstermektir. Sonuçta, bilişim teknolojileri bağımsız kamusal paylaşıma hizmet doğrultusunda kullanılabilmekte ve çok sayıda olmasa da bunun örneklerini görmek mümkün olabilmektedir. Bu doğrultuda bilimsel araştırmalar arttırılmalı ve bağımsız girişimler desteklenmelidir. İşletim sistemi düzeyinde açık kaynaklı ve ücretsiz edinilebilen yapısıyla Linux, ideal bir örnek olarak gösterilebilir. Nitekim Linux bu özellikleriyle, yazılım sektöründeki Amerikan tahakkümüne tepki duyanların yoğun ilgisini çekmiştir. Bununla birlikte sivil toplum yapılarının da bu alanda çalışmaları sürmektedir. Örneğin UNESCO, 2003-2004 yılı bütçesinin %67’sini ‘Gelişme İçin Enformasyon ve Bilgiye Adil Erişimin Desteklenmesi’ başlıklı bir programa ayırmıştır (UNESCO, 2002). Programın amaçları sayısal uçurumun azaltılması ve sosyal katılımın desteklenmesi, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin eğitim amaçlı kullanılması ve dil ile kültürel çeşitliliğin desteklenmesidir. Bu hedeflere ulaşmak amacıyla UNESCO aynı zamanda ‘Herkes İçin İletişim’ adlı bir hükümetlerarası program yürütmekte; ‘siberuzaya evrensel erişimin ve çokdilliliğin desteklenmesi’ ve ‘sayısal mirasın korunması’ konularında uluslararası anlaşmalar oluşturmak için çalışmaktadır. Bu tarz çalışmalara gösterilecek hassasiyet, bilişim toplumuna geçişi sermaye yararından çok toplum yararına evirmeye katkı verecektir.

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home